Havada talan var birbiri omzuna ağlıyor çocuklar
ben bugün ilk kez bir bulutu gözleri kapalı gördüm. gördüğüm hiçbir şey gibiydi. gördüğüm; hiçbir şey
bugün pazar, Pera müzesi Taksim'in çocukluğuna mum yakıyor geceleri rahatça uyusun diye
Güneşin banyo gününe denk geldik, ihtimal daha bir ıslandıkça daha bir kömür sürülüyor ateşin dişlerine.
ve ağzında ateş çeviren balmumlarından adamlar dillerini eritiyorlar küfürleriyle
birbirine dokunmak yok gelip gidiyorsun,hepsi bu aldığın omzuna abanıyor ve yerçekimi geceden uykusuz
Yanlış durakta indik. bugün pazar bir on dakika önce geçtik tahta atların aşk pazarlığını. cilalı ve sallantıda bir dokunmak'' arka cepte taşımak için çok ağır...
kirpiklerim uykuyu öpemedi henüz yanağından yasak şimdi yalnızca gözüne bakmak kalabalık bir grubun ortasına dizilmişiz çırılçıplak açık söylenen çayın çarpıcılığına üflüyoruz geceden çektiğimiz dumanı...
oysa çayları bile ısıtmaya yetmiyor bugün,sevmek...
adımın baş harflerini alt alta yazıyorum bir şey demek midir kendi elimi tutabildiğimde hayat ?
balıklar yemeğe doydu kusacak yerleri yok kendi ağızlarından başka
dayanılmaz bir haz ve kendi pisliğiyle yıkanıyor işte hayat
bugün pazar güneşin banyo günü
sağ kolumda martini damlıyor ağlak çocukluğuma ve gökkuşağını göremediğinden eksik karşımda oturan kambur kadın oysa bıraksa,çizecektim ellerimle ellerine renkler kırmızıda gizlidir diyecektim gör, hayatın genzine akan kırmızıda.
bugün ilk kez makyajını fazla kaçırmış gök gözlerinin beyazında kopkoyu bir kırmızı hangi denize baksa, petrol lekesi şimdi...
bugün pazar, ben bugün ilk kez bir bulutu gözleri kapalı gördüm. gördüğüm hiçbir şey gibiydi. gördüğüm ''hiçbir şey''
tanrının dünyaya yüzgörümlüğüydü bileklerine dar gelen şu bilezik. evet, o gece bir kadeh siyanüre silmişti tanrı bir şehrin göbeğini ve bir dağın gözlerini
ardından patlayan ; yer'in gözleriydi sonra akan,onun yaşları,sonra görenler çocuktular o zaman büyüyemediler hiç , sırf bu yüzden...
kalplerinin sağ tarafına altın sıçramıştı,değerlendiyse de,kurumuş ve sertleşmişti... uzak diyarlardan birinde birileri bu kuraklığa susamışlardı nasıl olurdu ?...halk şaşkınlaşmıştı. Çünkü doğru düzgün susayamamıştı hiç...susturulmuştu lakin...
dünya tanrının parmak izlerindendi.borcluydu bu yüzden de ona,kimliğini
hangi kavgaya girse hangi sokakta sabahlasa hesabı sorulurdu, tanrı bilirdi. öyle ya dünya ona aitti.
yüzgörümlülüğüne gerek yoktu aslında.tanrı ne zaman serçe parmağını kaldırsa,rüzgar onu bulur,ona değerdi zaten... ama değil... oyunları severdi bir oyunbaz ve yalnızlığından şişip deliye dönmüş biri için göz doldurucu güzelliği ve iç kalabalığıyla dünya ,hayli hayli yeterliydi.
erdemleri,zorunlulukları, ve istek kipinden tamamen uzak emir'e uyarlı yaptırımları sarmalamış,tükürüğüyle eritmişti birbiri içinde ve tüm bunlar,toplumun gözüne cizilen kalemin sarılığından sarı almıs,altın bürünmüştü üzerine.işte yüzgörümlüğü buydu dünyanın.
o malum gece...dilek mumlarının yanmayı akıl edemediği...
tanrı o gece dünyanın ırzına geçti,nemli bir gecenin sonunda... bileğine halka geçirilen dünya nefrete gebeydi. sonrasında bilek nefessiz kaldı,bilek durdu,bilek sustu...
digerlerince altın görülmüş bir halat,bir kelepce belki de... ve dünya,o narin bilekleriyle insanlarını yazıyordu,insanlar yazılıyordu bileklerine tanrı için bu süphesiz bir tesadüf olamazdı ve biliyordu elbette ki bu yolun hangi ırmağın eteklerine döküleceğini ve vurdu altından haladı dünyanın bileklerine.İşte bu yüzden susar ruh,bu yüzden zihnin kimi odaları kapalı ve işte bu yüzden bir erdem birçok erdemden daha cok erdem ve işte bu yüzden digerlerinin kararı dogru ve haladı altın görmeye zorlanıyor bebekler...
-elleri ölenin,gözleri ölenin neyi yaşar ki ? diyordu halk.
-'yaşatacagız' dediler,'herkesi yaşatacağız' ve yaptılar da... bitirdiler tüm yabani cicekleri ve aynı bahcelere döndü ortalık gidenler ise yaşadılar duvar diplerinde yahut dil ucu küfürlerinde
nefrete gebeydi dünya
ve dogumda bir terslik olmalıydı,canı yanıyordu ve sarsılıyordu. ağladıkça şehirlerine seller basıyor,dokunduğu yeri kesiyordu elleri,ateşler akıyordu sokaklara... bir terslik vardı evet...bileğindeki altının zehrinden öpmüştü bebek...
sarı sayfalara düşmüştük biz köprüden geçerken nefrete 'adalet' ile yön veren dünya köprünün üzerine yıkılmıştı.
sayfalara ağlıyordu bebekler ve tuz,sayfaları sarartıyordu papatya suyuna yatırılmış gibiydi sanki bin yıllık anallara çizilen yaşam ve sabitlenen zamana dair tüm papatyalar'a hayat, ''kelepir bir ilan'' sarartılan sayfalarda...
yürüyorum. nereye gel dediysen aksi yöne bir yol var üzerinde bir kadın sağ kulağı çınlıyor ve sararıyor ses adımlarımı milyon ölçekle küçültüp yürüyorum
ruhuma gitmek var, bilirsin sabit bir ömre alışmak kolumun hamurunu sana dikmek gibi geliyor hani içim sıkılsa senin boynundan gevşeteceğim gibi kravatı
senden gidene kadar sana kaçacağım her sabah ve her akşam yine senden döneceğim
kopup gideceğim bir zincirim yok olsa,kırar giderdim kuduz bir köpek gibi salyaları ölüme damlayan yalnızca koşarak
oysa; narin bir bilezik gibi tutuyorsun ellerimden el yazından yazıyorum her ne yazsam- ve plastik bir pipet gibi boynuma dolanmış nefesim senden geçip dökülüyor yaşamın bacak aralarına.
hayatı yorana kadar koşturuyorum peşimden hadi git tuttum neyim varsa sana kaçacak
cümlelerin boynunda gıcırdayan kapı aralıkları ve gözyaşı saman kağıda fazla dürüst
yokuşa sürüyorum kendimi yokuşa sıvanıyor ellerim eriyorum ve ufalıyorum yürüyorum adımlarım milyon kere küçük
bir böceğim şimdi kendimin sen katı kadar fazlasını kaldırıyorum hayatın birçok bacağım var her biri için ayrı yollara dolanıyorum kendimi sevmediğimde kıracak çok bileğim var
bir böceğim şimdi rengim yok ve sesim; senin için fazlasıyla redd
hoşlanmayacaksın bu halimden kıyafetlere ve allı pullu metalik adetlerine giremeyeceğim -sahi öyle miydim önceden ? beni ne renge boyamıştın hatırlamıyorum-
çok acelem var ve korkuyorum oysa yapacağım cok şey yok yetişeceğim tek şey yaşamak kafamı kaldırmıyorum bile o dev züppelerin suratlarını seçememek ne hoş aslında umrumda değil bir böcek gibi davranacağım ve gideceğim işte ölene kadar kıtalar keşvedeceğim sen geldiğinde odandan bile cıkamamış olacağım beni tırnak aranda ölü bulacaksın iğreneceksin benden değil neler yapabildiğinden hadi,
sen bir tanrısın gözlerimin alamadığına uzanıyor boynun yüzünü göremiyorum, yalnızca gölgen yalnızca gölgene vuruluyorum
gölgene ölmek mayhoş bir tat gezdiriyor yağmura saçma buluyorsun kendine değmiyorsun belki bundan...
beni küçümsüyorsun dikkat bile etmiyorsun coğu zaman oysa bir böcek hiçbir zaman üzülmez böyle şeylere onun gibi davranacağım umrumda değil tanrının kabul veren avuçlarından suya doymak zaten gözlerine bakamadığımı bilmem ben sahip olduğum şey senin fark etmeyeceğin denli ufak birkaç adım birkaç adım toprak dünyadan alacağım vereceğim hepsi bu ve ellerinde boğulmaya hiç niyetim yok
kaçıyorum milyon sefer ufak ayaklarım beni görsen anlamsız olurdu belki iyi ki küçüğüm diyorum iyi ki yokum adının yanında...
hayatından çıkart beni rahatça ölmek istiyorum
kapılar gıcırdıyor ve yokuşa kapanıyor gece ağlıyor ve sonra bir yağmur ... o da ne ? dünyanın dibine su kaçıyor ! ben boğuluyorum... ısırıyorum toprağı durmadan bir delik ve batsak hemen şimdi hayatın çınlayan kalbine...
beni cıkart hayatından gözlerin varken gidemem rahatça ölmek istiyorum
‘Eva’ nın peronunda kadınlar gördüm. Saçlarını parmaklarıyla tarayan Tırnak aralarında zamanın dokusu Bir suç mahaline baskın gibi öperlerdi dudağımdan
Eva; tangonun durdugu yer. belin narin bir gülümsemeye büküldüğü hayatın alnından öpüldüğü yer.
İşte orada, Hera;
damarlarım bir sarhoşu vuruyordu o vakit o vakit kırık bir plakta teknoya çalıyor gibiydi müzik birbiri içindeydi gam notanın da ötesinde ağlayan bir dünyayı öpüyor gibiydi acısından
ve öptüm dudağından, Hera; tangonun orta yeriydi ruju yanağıma çizildi yüzü dudağıma çizildi bir kadının beliydi dünyaya paralel şimdi başı ,bir asansör boşluğundan aşağı bakan bir kadın. bir bacağını aşka sarmış hayatın yırtmacından kaçıyor gibiydi
içmiştim çokça evet, kanım bir sarhoşu vuruyordu sıcağı elmacık kemiklerimde verimsiz bir bahçeydi çoraktı ve ıslaktı yağmur hep uykusuz sabahların bileklerini keserdi sonraysa sesimizi. Susup Yalnız(‘)ca ıslanırdık -yalnızca konuşmak susmaya denkti. Yalnızlıkla konuşamazdınız. Yalnızca dururdunuz- hayatın güzelliği kahkül bırakmıştı sokaklara evanın peronu,hemen oracıktı gözlerimi kapatsam tutacaktım, oracıktı
tutsam erirdi öpsem ölürdü içmiştim çokça, Kanımda bir sarhoş vuruluyordu. Duy Hera hep senin yüzünden senin yüzünden ıslak bu tango
yüzünü kurula ve gel dedim rujum japonya'da bir iftar vaktine ilk yudum sürüyordu tarlalar kırmızıya sürüyordu ve dönüyordu hayat içmiştim çokça, çocukluğum, bir köy evinin tavanında ‘yorgansız’ uyuyordu ve duy Hera baharın geceden peydahladığı çocuk bendim!
Çift halatlı koca köprüler geçerdi sağ ayağını daha bir sert vurarak koştuğun dar sokaklı şehrin alnına dökülen deniz kenarından. Sen salladıkça her nefes bitiminde yorgun ruhunu, her damla ter yere çarpınca kurak yüzünü, şehir zülüflerini yolar gibi yüzünün sıcak gölgeliğinden, usulca çekerdi eteklerini aşktan. Bin atlının geçtiği yer, bin atlının ayak izi, silinmeden, eskimeden, hala vurup duruyordu çift halatlı köprünün göğsüne göğsüne. Sancır gibi ağlıyordun oysa. Bulutsuydun, gözlerimi kısardım netleşirdin. Dağınıktı yüzün. Karmaşıktı. kaynayan bir kazandı göğsün, buğusu yer kabuğunun bronşitine gerekliydi. Yerin gözeneklerinden dökerdi buğuyu çocuklar. Deniz zaman önce bir zamanda kendi beşiğini geri almıştı bir şehrin insanlarından. Apartmanlar denizle kucaklaşmıştı. Yosun ilk defa bir binanın süngersi parçalanışına dokunmuştu. Ateş olsan, yanamazdın. Kanın donardı. Ve şehir, çift halatlı koca köprüleriyle iki dünyayı bir arada tutuyordu. Kollarını açmıştı. Kolları gergindi. Damarları belirgindi. Azıcık kessen patlayacak gibiydi elleri. Doluydu. İki kıtayı çekiştirip duruyordu. Yorgundu. Mecburdu. Kardeşini büyüten küçük bir anne edasıyla sahiplenmişti acımayı. Çarmıha gerilmeyi. Şehir gergindi bu yüzden. Kolları yanardı. Kolları yanardı yollar dururdu. İnsanlar dururdu.bu yüzden şehirlerde gözyaşları daha çabuk kururdu. Gergindi, rüzgarı çoktu,zamanı geçti… İnsanlar durduğunda dehşete kapılırdı. İnsanlar aynalara sarılırdı. Yansımalar çözüm değildi. Şehir gergindi. Her yagmur yağışında huzursuz olurduk. Şehir gergindi ve bu yüzden su şehrin göbek deliğine kaçışır gibi Kımıldanıyordu. Eskiyordu. Kayıyordu caddeler. Şehir geriliyordu. Tanrılar son zarları atmış olmalıydılar. Şehir bırakacak olmalıydı şu aralar kendini. Gözlerini devirip uyur olacaktı. Bir şiir yazıp kendi yazdığına ağlar olacaktı belki. Tam bu zamanda sen vardın. Daha bir güclü vurup sağ ayağını, kokunu dilek ağacına dolar gibi dolardın burun deliklerime. Ruhuma dikerdim kokunu. Nefesime dikerdim. Kokunla konusur olurdum. Sesim ellerim olurdu. Sonra bir gün, betin benzin atmış. Sonra bir gün şehir gibi gergin. Sonra bir gün iki kolunda agır yük. Yaşamı yırtıyorsun kabuğundan, ölüm gün ışığından kaçar adım çekiştiriyor kolunu. Gözün yaşamda gönlün ölümde kalıyor. Korkuyorum. Sen bir gün adını kesip dilimden, gözlerini koparıp içimden, meyve bahçelerimi talan edip, her bilyeyi her oyuncağı her kaldırım taşını büyük bir minnettarlıkla izleyip, başımı mağrurca sol göğsünden çalıp, uykuya gideceksin. Bunu düşlüyorsun. Bunu düşlediğini duyuyorum. Güzel gözlerini sürtmek istemiyorsun daha fazla hayata. yansın istemiyorsun rengin…ölümü renklere bürüyüp bir oyuncağa giydiriyorsun. Saçları sarı ve lüle lüle bir bebek. Bebeğin üzerinde ölüm. Ama mavi ama kırmızı. Ateş olan ölüm, gök olan ölüm sen olan ölüm sensizlik ölüm… Ölümden bahsetme… dudakların ölüme değsin istemedim. Dudakların bir ağacın burnunda yükselmeliydi. Tanrıyı koklamalıydı. Dudakların ölümü öpsün istemedim, dünyanın en hassas çağının camdan çocuğunun nefesine takılıp kalmalıydı. Dudakların ancak bir masalın sonu olmalıydı. Sevdiğim gibi veda, derin ve anlamlı. Parantez içleri gibi dolgun, aylar sonra ilk kez sarılmışken, yüz yıllık hasretle birbirine kenetlenmelerin kırmızısından. Sonra yağmur sonrası grisinden, yaşamı aklımıza çivileyen büyük ustanın ellerinden dökülen soğuk pamuk renginden… Ölümden bahsetme ... Şehir çok yorgun. Benim bir yanım eksik. Gözlerim acır tenine çarpınca gece vakti gözlerini ararken. Dilim yanar, yanımdalığını düşlerken. Söyleyemem hangi okyanusun kaynadığını hangi okyanusun tüm şehrimi dip bucak arındırdığını. Beni nasıl tertemiz beni nasıl pırıl pırıl yaptığını söyleyemem. Ölümden bahsetme, şehrin damarlarına eroin basıyorum. Hissediyorum serçe parmağımdan korku sallanıyor yerin altında. Gözümü kırarım ardından. Ölümü söyleme, sesini bayrak diye asacağım uykulu pijamamın yanına, bir bebek yumruğuyla kazanılan dev savaş sonrasında… Anlattım sana masallarımı. Gözlerim bir köylünün elleri gibi çatlak. Ellerim kar soğuğu gibi keskin. Dokunsam yırtarım sanıyorum aşkı. Gözlerime bakıyorsun, kalıyorsun aralarımda, sıkışıyorsun. Bırakmıyorum seni. Masallarımı anlatıyorum. Sen ölüme bağlıyorsun. Şehir yorgun. Şehrim çok yorgun. Büyüttüğüm çocuk ayaklarını kesiyor yaşı her bir sene attığında. Saçlarını kesiyor sesini kırpıyor anla. Ölüme bağlanıyor yolların. Bana ölüm olmayı öğret öyleyse. Kendime seni boyamalıyım…
Adının rüzgarı içimi süpürüyor. Ellerimden tutuyorsun birlikte yürüyoruz gökkuşağının altındaki hazineye. Ve ben biliyorum ki orada tenin var. Tenine dokunduğumda gözlerin aşk olacak dudakların boynum olacak göğsün kalbim olacak. Büyüsün sen. Kokunu alıyorum. Sıcaksın. Dumanın tütüyor,görüyorum. Dumanın başımı döndürüyor. sana sarkılar söylemeliyim,sesim yok. Sana resimler çizmeliyim ellerim yok. Hepsi sende. Hep sen.
Ölümü kapatıyorsun odasına. Bana bakıyorsun. Dudaklarım, bebek sevmekten gelen bir ev hanımı gibi huzurlu. Çift yumurtalı kurabiyenin köşe yanığı kokulu evde,sesimle öpüyorum seni. Görüyorum, gözlerini kapatıyorsun. Kaburganın biri benim. Onu görüyorsun. Sen gelince kedilerin tüyleri daha kabarık. Daha beyaz hepsi. Kendi kendini anlatır masallar şevkle. Çocuklar yatağa girer girmez uyurlar. Ve ben senin ellerinde, çizgilerinde bıraktım adımı. Yüzüne dokun. Dudaklarına dokun. Kendine saç beni. Aşk sensin . Aşkımsın. Beni duyuyorsun. Sana her gece şiirler okuyorum. Dudaklarından öpüyorum milyon sefer. Kuytunu buluyorum. Orada bir park var. Gözlerimizi kapatıp orada sallanıyoruz. En yukarıya en dibe sonra. Yüreğin altına yastık koyup havalandırır gibi. Aşk sensin . Her cümle sonuna nokta gibi .
Ölümden söz ediyorsun. Senin için ta deniz kenarından avuçladığım ıslak kum damlıyor ellerimden. Bir ev kurmaya niyetliyim çoktan. Ölümden söz ediyorsun eriyor toprak. Eriyor ellerim.. Ya bana ölümü öğret yahut ellerini dik ellerime. Unutma hiç, Cennet seni benden çok özleyemez .
Korkak bir çocuktum oysa, hayattan ziyade kendimden. Aşkın kamçısının nerede şakladığını defalarca duydum. Acının hangi kemiğime denk gelebildiğini de. Her acıyışımda dudaklarını ısırışımı duydum. Canım her yandığında seni dumanımla boğuşumu. Korkuttum mu bilemedim. Ellerim beceriksizdi hep. Narince sevemedim belki. Affet ki bir çocuk için zordu sevebilmek. Yalnızca sarıldım. Hızla koşan çocuğun cebindeki şekerlere sahip çıkışı gibi. Kalbin elde attığı evet. Her atımda tek tek bilyelerin sayıldığı evet. Biliyordum, bilmediğin bir şey biliyordum…
Ağlardın oysa Ellerim uzansa koparırdım gözlerini Ağlayacaksan, içime ağla! Derdim Senin göz yaşın, benim bereketimdi. Gözlerini her tutuşumda susturduğumu sandın. Kızdın, kızdım, dudaklar çatladı birbirine. Hangi sudan içsem olmadı. Dil başka bir serinliğe doymadı. gözü kara bir lambada’nın orta yerinde Işıklar söndüğünde Masalın masallığına vurgun kadının dudağı Partnerine eridiğinde, gelir gibiydin.
Uzun yollardan gelip yollarıma dökülmüş gibi Uzun yollardan bu yana beklenmiş gibi Beklendikçe güzelleşmiş … Sonrasıysa bilindik . Gitmek üzere geldin ve gözlerinden öpüyorum şimdi. Senin bilmediğin bir şeyi biliyorum…
Oysa haylaz bir çocuktun akşamüstleri Birkaç yudumluk şarap tadımı ve sonra sabırla öpülerek büyütülmüş bir erik gibi dalında ""Dalında bir erik gibi; güneşin ve toprağın övüncü"" Eriği tuza basmak gibiydin işte Şarap ve erik gibi birbirinden habersiz Karşılaşmamış henüz, iki dost belki de Ellerimizdi işte lakin Tuza banan ben oldum bileğimi Sahil sonra sonra şarap sonra kadın eli…
Gelecek zamanın eski bir türküsü dolanıyor oksijenden ciğere…
‘’Erikler uyanmak üzere dallarında, gelmekte bahar Sen mevsimleri hep sıralı sanardın oysa Aşkta bir öpümlük baharlar da var Kış ortasında bir dudak bahar…’’
Canını yaktım biliyorum sevgili. Bilerek ve isteyerek çoğu zaman. Benim yüreğimdeki o koca kütlenin, o camdan sarayın, o sırça köşkün her tuğlasına adını kazıdığımı görmenden korktum.
Ağladın ağladın. Göremeyecektin sonra bir zaman artık. Akacaktı gözlerin. Ve ben seni gizlice sevecektim…
ne acı, sevmek,böylesi sevmek tehlikeliydi bilirdim…
Seni üzdüm ve korkuttum sevgili. Ama bilmediğin bir şey biliyordum…
Sen ağladığında ben temizleniyordum. Bu yüzden dokunmadım belki hiç sırtına.
Bir teselliye ihtiyacı olan kirli olandır lakin Kemirir kirin böcekleri ahşap evlerimi Gıcırdar ama bir türlü yıkılamazdı da…
Kendimi her vuruşumda yere nefretle, bir daha kalkabiliyor olduğuma küfretmiştim. Bu güç sendin. Elimden tutan. Kızmaya kızamadım da bu yüzdendi belki serseriliğim. Sevgili, sen aptalın tekisin. Nasıl da inandın gideceğime? Nasıl da inandın gidebileceğime ?
Benim gemilerim derinlere demirleyemedi hiç giderayak. Aceleye geldi yaşanmışlıklarım. Hızlıca kaydedilen sarkılar denli üstünkörü, anlamsızdım… usulca dinledin gecelerce. Usulca imla eder gibi baştan sona kadar yaz. Anlattım sana sevgili. Gideceğimden korktun sen, beni dinle… Gideceğimi bil ama asla inanma,
Çünkü Ben beceremedim çocukluğumdan beri hiç Ağlamaktan nefret etsem bile onu gözlerimden silebilmeyi
Bilmediğin bir şey biliyorum sevgili. Aptalsın sen. Gideceğime nasıl inandın ? Pinokyonun bir çöle ağıdı gibi. Yangın yerinde kibrit çöpüne sevdası gibi. Gitsem tutuşacaktı evren ardımdan. İçimde koca evren tutuşacaktı. Gözlerim küçüktü, anlattım sevgili. Söndürmeye yetmezdi serap yangınlarımı. Aptalsın sen, şimdi bak Bak ve gör göremeyen kimdi ? Bak ve fark et göremeyeni şimdi…
Kızdıkça acıttık. Acıdık da kendimize. Aşağıladık ve küçüldük. Böylece basitleşti ve anlamsızlaştı dünya ceplerimizde. Küfürü basamadık kavganın ağzının orta yerine. Dişlerimizi sıktık sonra düşlerimizi de. Bilendi diş, keskinleşti. Acıtmaya susadı ve de. Pamuk şekerler yetmedi ete susadık. Çiğnemeden yuttuk belki ve kanattık, kopardık ısırmalarımızı. Küfür edemedik, boşalamadı taşan nehrin su baskını şehirleri. Taştıkça yeni yerlere doldu, boğdu boşlukları.yer kalmaz oldu top oynamalara.
Yüzüne bağıramadıkça ardından sövdük. Yasaklandı kelimeler ve kötülükler güzel sözcüklere düştü. Zorlandı ve ırzına geçildi masumlukların. Çektikçe geldi dil,susmak bilmedi. Yanlışlıkla bağırıverdi bir gün. Bağırdıkça ağladı. Ağladıkça acizleşti, boşaldı içi. Yalnızlığına sarılmak istedi. Kaçmak öğretilmişti lakin, alışamadı. Ve çömeldi yere. Çamurlara oturdu ve kire yattı. Kirletmeyi aradı ve bulduğunda geriye sardı yaşam. Tersten çözülen problemlerin doğrulunda, ışıkları kapatıp kendini gördü. Dünya karardı bu zaman. Geç fark edilen durağa koşmaktı lazım olan. Erken uyanılan uykuların rüyası kayıptı. İçine döndü insan. Boştu, fark etti. Boşluğuna soyundu. Acıdı. Karanlığa alıştı gözleri lakin sonrasında göremedi bir kez daha. Dünya ceplere girecek denli ufaldı… \\1
Ve bir gün sallanmaktaydı dünya Ve o gün gerçekten hırpalanmaktaydı Bıçaklı iki kişi kesiyordu boğazını.
Ceplerinden söküldü paralar Cepler delindi ten gözüktü Ten yabancıydı, yandı havada. Ceplerinden düştü dünya, incindi. Çöktü kimi yerleri, düşerken ısındı,yandı düşerken. Sonra ağladı tanrı. Tükürdüğünü yaladı ve soğuttu dünyayı. Tükürüğünden okyanuslar taştı karaya. Gözyaşları yapıştı göğe. Söndü dünya. Tertemizdi şimdi. Soğuğunda sertleşti kabardı kimi zaman da. Yosunlaştı üşüyen ıslak. Ağaçlandı. Yansıttı dünyayı renkler.
\\2 elleriyle başını tutuyordu sımsıkı ve uyuyordu bebek bebek açtı gözlerini gördü ki yenilendi dünya. Kalktı, yürüdü ve tanıdı toprağı.
Bir o biliyordu ki geçmiş vardı.
Sonra çoğaldı bebek Severadım çoğaldı. Her şey en başlardaki gibiydi Sonra sığamaz oldular yeniden Attılar kendilerini kire Dağıttılar taşları yeniden. Nuh’un gemisi battı tüm derinliklerde
Korkuyorlardı, bu sonu geciktirmeyecekti Ve yine günün birinde tanrı Ağlayarak kusacaktı insanların üzerine Ve o zaman belki yine bir başka bebek ‘’yeni’’ ve ‘’tek’’ denilen dünyaya uyanacaktı.
\\3
her şey tekrara dönmekteydi. Bilemediler Dünya, bu yüzden yalandır.
|
|