Yeryüzü Notları (sadeleştirilmiştir)

7 yorum var - 5 gün önce

Beni aldığın yere bırak güzel kadın.
Biraz giyildim
Yıpratıldım biraz belki
Ama asla eskimedim
Camları silmeye yaramak için daha erken
Hem camları acmaya niyetli değilim zaten
Ve yle
Eğreti durmalara alıştırıldım durmadan.
Bacaklarını açarak dans eden bir baletin denli
Bilmiyorum neye tekabül ediyor.
Yalnız, kıvrıldıkça iz yapar oldum bir bu kötü
Zaman daha bir fazla doluyor gözeneklerime
Ufacık bir deliğe kıvrılıp uyuyorum bazen
Sıkışıyor yaşam göğüs kafesimde
ve
Tırnak izlerini taşıyorum
Bir minik kedinin,

çeteresi bozuk ağzımın
Dudak diplerim bağırmaktan gergin ve ucuz
Susmak yakışmamış adımın yanına
Yırtılsın ses,inceldiği yerden demişim
Vurdukça vuruyorum şah damarına bedenin
Lades tutmuş bir alışkanlık bu



Kapılarıma tekmeyle dalar gibi atlayacaksın havuza
Taşıracaksın ne doldurduysan ağzıma kadar …

Keskin nişancılar bekliyor
Küstah bir nun yamalı pantolonunda




beni aldığın yere bırak güzel kadın



gördüğüm en büyük düğünü
tek kurşunla dağıtmış gibiyim
saçlarını öpüyorum diplerinden
neydi bütün bunlar
ve neden buraya kadar koşarak gelmiştik biz ?

kurumaya ihtiyacım var
yağmur istemiyorum artık
daha e daha e gitmeliyiz
çekirdekli tüm meyveleri ceplerimize ekmeliyiz
ceplerimizde hayatı yetiştirmeliyiz

bir gölgelik gerek
senden dönerken
sesinin izdüşümünde uyuyan
-
gece namluyu dayadı dudaklarıma
seni ölümle aldatacağım bir gün
bil,bil ama inanma sakın
gideceğimi bil ama inanma …
bazen şöyle uzansak diyorum
yolun ortasına
bir kış gününün tam ortasına
boş kağıdın ortasına
ne kadar yer kaplayacağız hayatta ?


öyle ki
bambaşka bir renktesin ve
"
bambaşka oluyorsun öpünce dudaklarından
boynundan öpünce
kocaman bir kadın oluyorsun
gözlerini tutuyorum


ellerin gibi
dokunmaktan çekinirsem eğer
ve güz vurduysa tenine o zamana dek
yapışmasın diye kanayan ellerim sıcağıyla
buz tenine,

-
kelimelere ihtiyaç yoktu
basit bir masala uyumak istiyor gibi çocukluğumuz




..

gidip geliyor nefes
bir salıncağın tepesinde
usta bir pilot edasıyla gözlerini kısmış
gibi bakıyor aşk
güzel günlere çiçek gönderdikçe
daha da artıyor kartlara yazılacaklar


garip fikirler geliyor aklıma inanmazsın





--

--

beni aldıgın yere bırak güzel kadın

dansın ortasında ayağıma basmışlar ve küsmüşüm bu yüzden kenara çekilmişliğim
ama korkma izliyorum en arkadaki masadan sahneyi
alkışlamaya bile hevesim var inan
kendime vurur gibi alkışlamaya
daha güzel şeyleri hak edenleri
beni aldıgın yere geri bırak
güzel
kadın
güzelce
kadınlığıma
bırak

15 yorum var - 16 Temmuz 2008 17:55

Havada var
birbiri omzuna ağlıyor çocuklar

ben bugün ilk kez
bir bulutu gözleri kapalı gördüm.
gördüğüm hiçbir şey gibiydi.
gördüğüm;

bugün pazar,
Pera si Taksim'in çocukluğuna yakıyor
geceleri rahatça uyusun diye

Güneşin ne denk geldik, ihtimal
daha bir ıslandıkça
daha bir kömür sürülüyor ateşin dişlerine.

ve ağzında ateş çeviren balmumlarından adamlar
dillerini eritiyorlar küfürleriyle

birbirine dokunmak yok
gelip gidiyorsun,hepsi bu
aldığın omzuna abanıyor
ve geceden

Yanlış durakta indik.
bugün pazar
bir on dakika önce geçtik
ın aşk pazarlığını.
cilalı ve sallantıda bir dokunmak''
te taşımak için çok ağır...

kirpiklerim uykuyu öpemedi henüz yanağından
yasak şimdi yalnızca güne bakmak
kalabalık bir grubun ortasına dizilmişiz çırılçıplak
açık söylenen çayın çarpıcılığına üflüyoruz
geceden çektiğimiz dumanı...

oysa çayları bile ısıtmaya yetmiyor
bugün,sevmek...

adımın baş harflerini alt alta yazıyorum
bir şey demek midir
kendi elimi tutabildiğimde hayat ?

balıklar yemeğe doydu
kusacak yerleri yok
kendi ağızlarından başka

dayanılmaz bir haz
ve kendi pisliğiyle yıkanıyor işte hayat

bugün pazar
güneşin banyo günü

sağ kolumda damlıyor
ağlak çocukluğuma
ve nı göremediğinden eksik
karşımda oturan kambur kadın
oysa
bıraksa,çizecektim ellerimle ellerine
renkler kırmızıda gizlidir diyecektim
gör,
hayatın genzine akan kırmızıda.

bugün ilk kez
makyajını fazla kaçırmış gök
gözlerinin beyazında kopkoyu bir kırmızı
hangi denize baksa,
petrol lekesi şimdi...

bugün pazar,
ben bugün ilk kez
bir bulutu gözleri kapalı gördüm.
gördüğüm hiçbir şey gibiydi.
gördüğüm
''hiçbir şey''

26 yorum var - 08 Temmuz 2008 18:24

tanrının dünyaya yüzgörümlüğüydü bileklerine dar gelen şu .
evet, o gece bir kadeh siyanüre silmişti tanrı bir şehrin göbeğini ve bir dağın gözlerini

ardından patlayan ; yer'in gözleriydi
sonra akan,onun yaşları,sonra görenler çocuktular o zaman
büyüyemediler hiç , sırf bu yüzden...

kalplerinin sağ tarafına altın sıçramıştı,değerlendiyse de,kurumuş ve sertleşmişti...
diyarlardan birinde birileri bu kuraklığa susamışlardı
nasıl olurdu ?...halk şaşkınlaşmıştı. Çünkü doğru düzgün susayamamıştı hiç...susturulmuştu lakin...

dünya tanrının parmak izlerindendi.borcluydu bu yüzden de ona,

hangi kavgaya girse hangi sokakta sabahlasa
hesabı sorulurdu,
tanrı bilirdi.
öyle ya dünya na ti.

yüzgörümlülüğüne gerek yoktu aslında.tanrı ne zaman serçe parmağını kaldırsa,rüzgar onu bulur,ona değerdi zaten...
ama değil...
oyunları severdi bir oyunbaz ve yalnızlığından şişip deliye dönmüş biri için göz doldurucu güzelliği ve iç kalabalığıyla dünya ,hayli hayli yeterliydi.

erdemleri,zorunlulukları,
ve istek kipinden tamamen uzak
emir'e uyarlı yaptırımları sarmalamış,tükürüğüyle eritmişti birbiri içinde
ve tüm bunlar,toplumun gözüne cizilen kalemin sarılığından
sarı almıs,altın bürünmüştü üzerine.işte yüzgörümlüğü buydu dünyanın.

o malum gece...dilek mumlarının yanmayı akıl edemediği...

tanrı o gece dünyanın ırzına geçti,li bir gecenin sonunda... bileğine halka geçirilen dünya nefrete gebeydi.
sonrasında bilek nefessiz kaldı,bilek durdu,bilek sustu...

digerlerince altın görülmüş bir ,bir belki de...
ve dünya,o narin bilekleriyle insanlarını yazıyordu,insanlar yazılıyordu bileklerine
tanrı için bu süphesiz bir tesadüf olamazdı ve biliyordu elbette ki bu yolun hangi ırmağın eteklerine döküleceğini
ve vurdu altından haladı dünyanın bileklerine.İşte bu yüzden susar ruh,bu yüzden zihnin kimi odaları kapalı ve işte bu yüzden bir erdem birçok erdemden daha cok erdem
ve işte bu yüzden digerlerinin kararı dogru
ve haladı görmeye zorlanıyor bebekler...

-elleri ölenin,gözleri ölenin
neyi yaşar ki ?
diyordu halk.

-'yaşatacagız' dediler,'herkesi yaşatacağız'
ve yaptılar da...
bitirdiler tüm yabani cicekleri ve bahcelere döndü ortalık
gidenler ise yaşadılar
duvar diplerinde yahut dil ucu küfürlerinde

nefrete gebeydi dünya

ve dogumda bir terslik olmalıydı,canı yanıyordu ve sarsılıyordu.
ağladıkça şehirlerine seller basıyor,dokunduğu yeri kesiyordu elleri,ateşler akıyordu sokaklara...
bir terslik vardı evet...bileğindeki altının zehrinden öpmüştü bebek...

sarı sayfalara düşmüştük biz
köprüden geçerken
nefrete 'adalet' ile yön veren dünya
köprünün üzerine yıkılmıştı.

sayfalara ağlıyordu bebekler ve tuz,sayfaları sarartıyordu
papatya suyuna yatırılmış gibiydi sanki bin yıllık anallara çizilen yaşam ve sabitlenen zamana dair
tüm papatyalar'a hayat, ''kelepir bir ilan''
sayfalarda...

42 yorum var - 30 Haziran 2008 14:16

yürüyorum.
nereye gel dediysen aksi yöne
bir yol var üzerinde bir kadın
sağ kulağı ve ses
adımlarımı milyon ölçekle küçültüp
yürüyorum

ruhuma var, bilirsin
sabit bir ömre alışmak
kolumun hamurunu sana dikmek gibi geliyor
hani içim sıkılsa
senin boynundan gevşeteceğim gibi kravatı

senden gidene kadar sana kaçacağım her sabah
ve her akşam yine senden döneceğim

kopup gideceğim bir zincirim yok
olsa,kırar giderdim
kuduz bir köpek gibi salyaları ölüme damlayan
yalnızca koşarak

oysa;
narin bir bilezik gibi tutuyorsun ellerimden
el yazından yazıyorum her ne yazsam-
ve plastik bir pipet gibi boynuma dolanmış
nefesim senden geçip dökülüyor
yaşamın bacak aralarına.

hayatı yorana kadar koşturuyorum peşimden
hadi git
tuttum neyim varsa sana kaçacak

cümlelerin boynunda
gıcırdayan
ve gözyaşı saman kağıda fazla dürüst

a sürüyorum kendimi
yokuşa sıvanıyor ellerim
eriyorum ve ufalıyorum
yürüyorum
adımlarım milyon kere küçük

bir böceğim şimdi
kendimin sen katı kadar fazlasını kaldırıyorum hayatın
birçok bacağım var
her biri için ayrı yollara dolanıyorum
kendimi sevmediğimde
kıracak çok bileğim var

bir böceğim şimdi
rengim yok
ve sesim; senin için fazlasıyla redd

hoşlanmayacaksın bu halimden
kıyafetlere ve allı pullu metalik adetlerine giremeyeceğim
-sahi öyle miydim önceden ?
beni ne renge boyamıştın hatırlamıyorum-

çok acelem var ve korkuyorum
oysa yapacağım cok şey yok
yetişeceğim tek şey yaşamak
kafamı kaldırmıyorum bile
o dev züppelerin suratlarını seçememek ne hoş aslında
umrumda değil
bir böcek gibi davranacağım ve gideceğim işte
ölene kadar kıtalar keşvedeceğim
sen geldiğinde odandan bile cıkamamış olacağım
beni tırnak aranda ölü bulacaksın
iğreneceksin
benden değil
neler yapabildiğinden
hadi,

sen bir tanrısın
gözlerimin alamadığına uzanıyor boynun
yüzünü göremiyorum, yalnızca gölgen
yalnızca gölgene vuruluyorum

gölgene ölmek
mayhoş bir tat gezdiriyor yağmura
saçma buluyorsun
kendine değmiyorsun belki bundan...

beni küçümsüyorsun
dikkat bile etmiyorsun coğu zaman
oysa bir böcek
hiçbir zaman üzülmez böyle şeylere
onun gibi davranacağım
umrumda değil tanrının kabul veren avuçlarından suya doymak
zaten
gözlerine bakamadığımı bilmem ben
sahip olduğum şey
senin fark etmeyeceğin denli ufak birkaç adım
birkaç adım toprak
dünyadan alacağım vereceğim hepsi bu
ve ellerinde boğulmaya hiç niyetim yok

kaçıyorum
milyon sefer ufak ayaklarım
beni görsen
anlamsız olurdu belki
iyi ki küçüğüm diyorum
iyi ki yokum adının yanında...

hayatından çıkart beni
rahatça ölmek istiyorum

kapılar ve
a kapanıyor gece
ağlıyor ve sonra bir yağmur ...
o da ne ?
dünyanın dibine su kaçıyor !
ben boğuluyorum...
ısırıyorum toprağı durmadan
bir delik
ve batsak hemen şimdi
hayatın kalbine...

beni cıkart hayatından
gözlerin varken gidemem
rahatça ölmek istiyorum

38 yorum var - 26 Haziran 2008 00:44

‘Eva’ nın peronunda kadınlar gördüm.
Saçlarını parmaklarıyla tarayan
Tırnak aralarında zamanın dokusu

Eva;
tangonun durdugu yer.
belin narin bir gülümsemeye büküldüğü
hayatın alnından öpüldüğü yer.

İşte orada, ;

damarlarım bir sarhoşu vuruyordu o vakit
o vakit kırık bir plakta teknoya çalıyor gibiydi müzik
birbiri içindeydi
notanın da ötesinde
ağlayan bir dünyayı öpüyor gibiydi sından

ve öptüm dudağından, Hera;
tangonun orta yeriydi
ruju yanağıma çizildi
yüzü dudağıma çizildi
bir kadının beliydi dünyaya paralel şimdi
başı ,bir asansör boşluğundan aşağı bakan bir kadın.
bir bacağını aşka sarmış

içmiştim çokça evet,

sıcağı elmacık kemiklerimde verimsiz bir bahçeydi
çoraktı ve ıslaktı
yağmur hep uykusuz sabahların bileklerini keserdi
sonraysa sesimizi.
Susup Yalnız(‘)ca ıslanırdık
-yalnızca konuşmak susmaya denkti. Yalnızlıkla konuşamazdınız. Yalnızca dururdunuz-

evanın peronu,hemen oracıktı
gözlerimi kapatsam tutacaktım, oracıktı

tutsam erirdi öpsem ölürdü
içmiştim çokça, Kanımda bir sarhoş vuruluyordu.
Duy Hera
hep senin yüzünden
senin yüzünden ıslak bu tango

yüzünü kurula ve gel dedim
rujum japonya'da bir iftar vaktine ilk yudum sürüyordu
tarlalar kırmızıya sürüyordu
ve dönüyordu hayat
içmiştim çokça,

ve duy Hera

19 yorum var - 07 Haziran 2008 00:08

Çift halatlı koca köprüler geçerdi sağ ayağını daha bir sert vurarak koştuğun dar sokaklı şehrin alnına dökülen deniz kenarından.
Sen salladıkça her nefes bitiminde yorgun ruhunu, her damla ter yere çarpınca kurak yüzünü, şehir zülüflerini yolar gibi yüzünün sıcak gölgeliğinden, usulca çekerdi eteklerini aşktan.
Bin atlının geçtiği yer, bin atlının ayak izi, silinmeden, eskimeden, hala vurup duruyordu çift halatlı köprünün göğsüne göğsüne.
. Bulutsuydun, gözlerimi kısardım netleşirdin. Dağınıktı yüzün. Karmaşıktı. kaynayan bir kazandı göğsün, buğusu yer kabuğunun bronşitine gerekliydi. Yerin gözeneklerinden dökerdi buğuyu çocuklar. Deniz zaman önce bir zamanda kendi beşiğini geri almıştı bir şehrin insanlarından. Apartmanlar denizle kucaklaşmıştı. Yosun ilk defa bir binanın süngersi parçalanışına dokunmuştu. Ateş olsan, yanamazdın. Kanın donardı. Ve şehir, çift halatlı koca köprüleriyle iki dünyayı bir arada tutuyordu. Kollarını açmıştı. Kolları gergindi. Damarları belirgindi. Azıcık kessen patlayacak gibiydi elleri.
Doluydu. . Yorgundu. Mecburdu.
Kardeşini büyüten küçük bir anne edasıyla sahiplenmişti acımayı. Çarmıha gerilmeyi.
Şehir gergindi bu yüzden. Kolları yanardı. Kolları yanardı yollar dururdu. İnsanlar dururdu.bu yüzden şehirlerde gözyaşları daha çabuk kururdu. Gergindi, rüzgarı çoktu,zamanı geçti…
İnsanlar durduğunda dehşete kapılırdı. İnsanlar aynalara sarılırdı.
Yansımalar çözüm değildi. Şehir gergindi. .
Şehir gergindi ve bu yüzden su şehrin göbek deliğine kaçışır gibi Kımıldanıyordu. Eskiyordu. Kayıyordu caddeler. Şehir geriliyordu.
. Şehir bırakacak olmalıydı şu aralar kendini. Gözlerini devirip uyur olacaktı. Bir şiir yazıp kendi yazdığına ağlar olacaktı belki.
. Daha bir güclü vurup sağ ayağını, kokunu dilek ağacına dolar gibi dolardın burun deliklerime. Ruhuma dikerdim kokunu. Nefesime dikerdim. Kokunla konusur olurdum. Sesim ellerim olurdu.
Sonra bir gün, betin benzin atmış. Sonra bir gün şehir gibi gergin. Sonra bir gün iki kolunda agır yük. Yaşamı yırtıyorsun kabuğundan, ölüm gün ışığından kaçar adım çekiştiriyor kolunu.
Gözün yaşamda gönlün ölümde kalıyor. Korkuyorum.
Sen bir gün adını kesip dilimden, gözlerini koparıp içimden, meyve bahçelerimi talan edip, her bilyeyi her oyuncağı her kaldırım taşını büyük bir minnettarlıkla izleyip, başımı mağrurca sol göğsünden çalıp, uykuya gideceksin.
Bunu düşlüyorsun. Bunu düşlediğini duyuyorum. Güzel gözlerini sürtmek istemiyorsun daha fazla hayata. yansın istemiyorsun rengin…ölümü renklere bürüyüp bir oyuncağa giydiriyorsun. Saçları sarı ve lüle lüle bir bebek. Bebeğin üzerinde ölüm. Ama mavi ama kırmızı. Ateş olan ölüm, gök olan ölüm sen olan ölüm sensizlik ölüm…
… dudakların ölüme değsin istemedim. Dudakların bir ağacın burnunda yükselmeliydi. Tanrıyı koklamalıydı. Dudakların ölümü öpsün istemedim, dünyanın en hassas çağının camdan çocuğunun nefesine takılıp kalmalıydı. Dudakların ancak bir masalın sonu olmalıydı. Sevdiğim gibi veda, derin ve anlamlı. Parantez içleri gibi dolgun, aylar sonra ilk kez sarılmışken, yüz yıllık hasretle birbirine kenetlenmelerin kırmızısından. Sonra yağmur sonrası grisinden, yaşamı aklımıza çivileyen büyük ustanın ellerinden dökülen soğuk pamuk renginden…
Ölümden bahsetme ... Şehir çok yorgun. Benim bir yanım eksik. Gözlerim acır tenine çarpınca gece vakti gözlerini ararken. Dilim yanar, yanımdalığını düşlerken. Söyleyemem hangi okyanusun kaynadığını hangi okyanusun tüm şehrimi dip bucak arındırdığını.
Beni nasıl tertemiz beni nasıl pırıl pırıl yaptığını söyleyemem. Ölümden bahsetme, şehrin damarlarına eroin basıyorum.
Hissediyorum serçe parmağımdan korku sallanıyor yerin altında. Gözümü kırarım ardından. Ölümü söyleme, sesini bayrak diye asacağım uykulu pijamamın yanına, bir bebek yumruğuyla kazanılan dev savaş sonrasında…
Anlattım sana masallarımı. Ellerim kar soğuğu gibi keskin. Dokunsam yırtarım sanıyorum aşkı. Gözlerime bakıyorsun, kalıyorsun aralarımda, sıkışıyorsun. Bırakmıyorum seni. Masallarımı anlatıyorum. Sen ölüme bağlıyorsun.
Şehir yorgun. Şehrim çok yorgun. Büyüttüğüm çocuk ayaklarını kesiyor yaşı her bir sene attığında. Saçlarını kesiyor sesini kırpıyor anla. Ölüme bağlanıyor yolların. Bana ölüm olmayı öğret öyleyse.

Adının rüzgarı içimi süpürüyor. Ellerimden tutuyorsun birlikte yürüyoruz gökkuşağının altındaki hazineye. Ve ben biliyorum ki orada tenin var. Tenine dokunduğumda gözlerin aşk olacak dudakların boynum olacak göğsün kalbim olacak.
Büyüsün sen. Kokunu alıyorum. Sıcaksın. Dumanın tütüyor,görüyorum. Dumanın başımı döndürüyor. sana sarkılar söylemeliyim,sesim yok. Sana resimler çizmeliyim ellerim yok. Hepsi sende. Hep sen.

Ölümü kapatıyorsun odasına. Bana bakıyorsun. Dudaklarım, bebek sevmekten gelen bir ev hanımı gibi huzurlu. Çift yumurtalı kurabiyenin köşe yanığı kokulu evde,sesimle öpüyorum seni.
Görüyorum, gözlerini kapatıyorsun. Kaburganın biri benim. Onu görüyorsun.
kedilerin tüyleri daha kabarık. Daha beyaz hepsi. Kendi kendini anlatır masallar şevkle. Ve ben senin ellerinde, çizgilerinde bıraktım adımı. Yüzüne dokun. Dudaklarına dokun. Kendine saç beni. Aşk sensin . Aşkımsın.
Beni duyuyorsun. Sana her gece şiirler okuyorum. Dudaklarından öpüyorum milyon sefer.
Kuytunu buluyorum. Orada bir park var. Gözlerimizi kapatıp orada sallanıyoruz. En yukarıya en dibe sonra. Yüreğin altına yastık koyup havalandırır gibi. Aşk sensin .
Her cümle sonuna nokta gibi .

Ölümden söz ediyorsun. Senin için ta deniz kenarından avuçladığım ıslak kum damlıyor ellerimden. Bir ev kurmaya niyetliyim çoktan. Ölümden söz ediyorsun eriyor toprak. Eriyor ellerim.. Ya bana ölümü öğret yahut ellerini dik ellerime.
Unutma hiç,

26 yorum var - 08 Mayıs 2008 22:36

, Aşkın kamçısının nerede şakladığını defalarca duydum. Acının hangi kemiğime denk gelebildiğini de. Her acıyışımda dudaklarını ısırışımı duydum.
Korkuttum mu bilemedim. Ellerim beceriksizdi hep. Narince sevemedim belki. Affet ki bir çocuk için zordu sevebilmek. Yalnızca sarıldım. Hızla koşan çocuğun cebindeki şekerlere sahip çıkışı gibi. evet. Her atımda tek tek bilyelerin sayıldığı evet. Biliyordum, bilmediğin bir şey biliyordum…

Ağlardın oysa
Ellerim uzansa koparırdım gözlerini
Derdim
Senin göz yaşın, benim bereketimdi. Gözlerini her tutuşumda susturduğumu sandın. Kızdın, kızdım, Hangi sudan içsem olmadı. Dil başka bir serinliğe doymadı.
gözü kara bir lambada’nın orta yerinde
Işıklar söndüğünde
ın dudağı
Partnerine eridiğinde, gelir gibiydin.

Uzun yollardan gelip yollarıma dökülmüş gibi
Uzun yollardan bu yana beklenmiş gibi
Beklendikçe güzelleşmiş …
Sonrasıysa bilindik . Gitmek üzere geldin ve
gözlerinden öpüyorum şimdi.

Oysa haylaz bir çocuktun akşamüstleri
Birkaç yudumluk şarap tadımı ve sonra
dalında
""Dalında bir erik gibi; güneşin ve toprağın övüncü""
Eriği tuza basmak gibiydin işte
Şarap ve erik gibi birbirinden habersiz
Karşılaşmamış henüz, iki dost belki de
Ellerimizdi işte lakin

Sahil sonra sonra şarap sonra kadın eli…

Gelecek zamanın eski bir türküsü dolanıyor oksijenden ciğere…

‘’Erikler uyanmak üzere dallarında, gelmekte bahar
Sen mevsimleri hep sıralı sanardın oysa
Aşkta bir öpümlük baharlar da var
Kış ortasında bir dudak bahar…’’

, ,

ne acı, sevmek,böylesi sevmek tehlikeliydi bilirdim…

Seni üzdüm ve korkuttum sevgili. Ama bilmediğin bir şey biliyordum…

Sen ağladığında ben temizleniyordum. Bu yüzden dokunmadım belki hiç sırtına.

lakin
Kemirir kirin böcekleri ahşap evlerimi
Gıcırdar ama bir türlü yıkılamazdı da…

Bu güç sendin. Elimden tutan. Kızmaya kızamadım da bu yüzdendi belki serseriliğim. Sevgili, sen aptalın tekisin. Nasıl da inandın gideceğime? Nasıl da inandın gidebileceğime ?

. Aceleye geldi yaşanmışlıklarım. Hızlıca kaydedilen sarkılar denli üstünkörü, anlamsızdım… usulca dinledin gecelerce. Usulca imla eder gibi baştan sona kadar yaz. Anlattım sana sevgili. Gideceğimden korktun sen, beni dinle…

Bilmediğin bir şey biliyorum sevgili. Aptalsın sen. Gideceğime nasıl inandın ?
Pinokyonun bir çöle ağıdı gibi. Yangın yerinde kibrit çöpüne sevdası gibi. Gitsem tutuşacaktı evren ardımdan. İçimde koca evren tutuşacaktı. Gözlerim küçüktü, anlattım sevgili. Söndürmeye yetmezdi serap yangınlarımı. Aptalsın sen, şimdi bak

Bak ve fark et göremeyeni şimdi…

21 yorum var - 03 Nisan 2008 00:11

Kızdıkça acıttık. Acıdık da kendimize. Aşağıladık ve küçüldük. Böylece basitleşti ve anlamsızlaştı dünya ceplerimizde. Küfürü basamadık kavganın ağzının orta yerine. Dişlerimizi sıktık sonra düşlerimizi de. Bilendi diş, keskinleşti. Acıtmaya susadı ve de.
Pamuk şekerler yetmedi ete susadık. Çiğnemeden yuttuk belki ve kanattık, kopardık ısırmalarımızı. Küfür edemedik, boşalamadı taşan nehrin su baskını şehirleri.
Taştıkça yeni yerlere doldu, boğdu boşlukları.yer kalmaz oldu top oynamalara.

Yüzüne bağıramadıkça ardından sövdük. Yasaklandı kelimeler ve kötülükler güzel sözcüklere düştü. Zorlandı ve ırzına geçildi masumlukların. Çektikçe geldi dil,susmak bilmedi. Yanlışlıkla bağırıverdi bir gün. Bağırdıkça ağladı. Ağladıkça acizleşti, boşaldı içi. Yalnızlığına sarılmak istedi. Kaçmak öğretilmişti lakin, alışamadı.
Ve çömeldi yere. Çamurlara oturdu ve kire yattı. Kirletmeyi aradı ve bulduğunda geriye sardı yaşam. Tersten çözülen problemlerin doğrulunda, ışıkları kapatıp kendini gördü.
Dünya karardı bu zaman. Geç fark edilen durağa koşmaktı lazım olan. Erken uyanılan uykuların rüyası kayıptı. İçine döndü insan. Boştu, fark etti. Boşluğuna soyundu. Acıdı. Karanlığa alıştı gözleri lakin sonrasında göremedi bir kez daha. Dünya ceplere girecek denli ufaldı…
\\1

Ve bir gün sallanmaktaydı dünya
Ve o gün gerçekten hırpalanmaktaydı
Bıçaklı iki kişi kesiyordu boğazını.

Ceplerinden söküldü paralar
Cepler delindi ten gözüktü
Ten yabancıydı, yandı havada.
Ceplerinden düştü dünya, incindi.
Çöktü kimi yerleri, düşerken ısındı,yandı düşerken.
Sonra ağladı tanrı. Tükürdüğünü yaladı ve soğuttu dünyayı.
Tükürüğünden okyanuslar taştı karaya.
Gözyaşları yapıştı göğe.
Söndü dünya. Tertemizdi şimdi.
Soğuğunda sertleşti kabardı kimi zaman da.
Yosunlaştı üşüyen ıslak. Ağaçlandı.
Yansıttı dünyayı renkler.

\\2
elleriyle başını tutuyordu sımsıkı ve uyuyordu bebek
bebek açtı gözlerini
gördü ki yenilendi dünya.
Kalktı, yürüdü ve tanıdı toprağı.

Bir o biliyordu ki geçmiş vardı.

Sonra çoğaldı bebek
Severadım çoğaldı.
Her şey en başlardaki gibiydi
Sonra sığamaz oldular yeniden
Attılar kendilerini kire
Dağıttılar taşları yeniden.
Nuh’un gemisi battı tüm derinliklerde

Korkuyorlardı, bu sonu geciktirmeyecekti
Ve yine günün birinde tanrı
Ağlayarak kusacaktı insanların üzerine
Ve o zaman belki yine bir başka bebek
‘’yeni’’ ve ‘’tek’’ denilen dünyaya uyanacaktı.

\\3

her şey tekrara dönmekteydi.
Bilemediler
Dünya, bu yüzden yalandır.